Y O R U M L A R
  İyi insan / Kötü insan ayırımı üzerine bir vaaz

Az önce (02.09.2008 saat 14:00) Kanal 5 te, Süleymaniye Camii'nde çekilmiş bir vaazı izledim. Vaiz diyorki;
"Banyoda yada tuvalette edep yerleriniz açıkken, önünüzü yada arkanızı kıbleye doğru dönmeyin, çok günahtır." Ve arkasından konuyu pekiştirmek için bir rivayet anlatıyor; "Bir memleketin birinde öğrencileri olan bir hoca varmış. Bir gün öğrencilerinden biri, civardaki başka bir yerde çok bilgili, çok değerli birinin yaşadığını ve onu görmeye gittiğini, ondan çok feyz aldığını söylemiş. Hoca da, mademki böyle biri var, biz de hep beraber gidelim o kişiyi görelim, bizde feyz alalım demiş. Beraberca kalkıp bu kişiyi görmeye gitmişler. Bilge kişinin bahçesine girdiklerinde, onun da bahçede olduğunu görmüşler. Bu sırada bu bilge kişi, başını çevirip öylesine yere tükürmüş. Tükürdüğü yönde tesadüfen kıble tarafıymış. Hoca hemem olduğu yerde durup, çocuklar bu adam bilge falan değil. Bilge bir insan kıbleye doğru tükürmez deyip, öğrencilerini toplayıp geri dönmüş."
Bu vaaz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki, ünlü Süleymaniye Camii'nde veriliyor, Diyanet İşleri Başkanlığı sağır ve dilsiz kalıyor, yine bu vaaz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yayın yapan Kanal5 isimli ulusal bir kanalda yayınlanıyor ve RTÜK denen kuruluş sağır ve dilsiz kalıyor.
Bir insan hakkında değerlendirme yaparken bu kadar saçma ve bağnaz değer yargılarının kıstas olarak alındığını hiç duymadım, duymak ta istemem. Yere tükürmesini mikrop saçma ve çevresindeki insanlara karşı saygısızlık olarak ele alsa, bende beraberim, ama kıbleye doğru tüküren adamdan hayır gelmez mantığını boş beyinlere empoze etmek ne kadar aptalca bir şey, izah etmek mümkün değil. Ola ki evdeki lavabo güney-doğu yönünde, demekki o evdeki insanlar ağzını çalkalayıp tüküremiyecek.
Verilen vaazlarda insanlarımızın iyi ahlaklı, temiz düşünceli, namuslu ve şerefli, vatanına ve bayrağına karşı saygılı, haram yemeyen, kimsenin namusuna ve ırzına karşı kötü niyet beslemeyen birer insan olmaları için öğütler verilmesi gerekirken, bu kadar bağnaz ve boş fikirleri insanların kafasına sokanlara da, sokulmasına göz yumanlara da yazıklar olsun...


Yargı ve yürütme

Son günlerde Türkiye'de yaşanan yargı ve yürütme sürtüşmesinde, kimin haklı olduğu konusuna çözüm bulmak için olaya demogojiyle yaklaşırsak, sonunda Nasreddin Hocanın "sende haklısın" mantığına ulaşırız. Burada önce elmayla armutu bir birinden ayırmak gerekir. Yargının sorumluluğu, görev ve yetkileri nelerdir, yürütmenin sorumluluğu, görev ve yetkileri nelerdir, önce bunları ciddi biçimde vurgulamak gerekir.
Halk, yürütme görevini üstlenecek siyasi partilere oy verirken önce onların programlarını inceler. Ülke için ve halk için ne yapıp ne yapmıyacaklarına bakar. Kendisi ve ülkesi için hangi siyasi partinin programını daha uygun görürse o partiye oyunu verir.
Bu da gösteriyorki; bir siyasi parti ister %45, isterse %95 çoğunlukla iktidara gelmiş olsun, öncelikle yapması gereken iş, "seçmene sunmuş olduğu programı uygulamaktır." Efendim ben yüzde şu kadar çoğunlukla iktidara geldim, canımın istediğini yaparım diyemez.
Bazı durumlarda, ilgilenemiyeceğiniz bazı konularda sizin yerinize ilgilenmesi için "vekil tayin edersiniz." Bir notere gider, vekilinizin bu konuda neler yapıp, neler yapamıyacağını bir vekaletname ile belirlersiniz. Vekiliniz de, vekaletnamede belirtilen yetkilerin dışına çıkamaz. Hükümet üyelerinin hepsinin sıfatı da "millet vekilidir." Milletin verdiği vekaletname de, o parinin seçimlerde halka sunduğu parti programıdır. Nasıl ki noter aracılığı ile verdiğimiz vekaletnamedeki yetkilerini aşan vekilimizle aramızdaki husumeti incelemeye yargı yetkiliyse, seçimle iş başına getirdiğimiz vekillerle "yetkilerini aşma" nedeniyle doğacak husumeti incelemeye de yargı yetkili olacaktır. Konu bu kadar açık ve net.
Bir daireyi değil kiraladığınızda, satın aldığınızda bile, binanın ayakta durmasını sağlayan kolon ve kirişleri üzerinde tadilat yapamazsınız. Duvarların rengini, dolapların yerini, camını çerçevesini değiştirebilirsiniz, ama kolon ve kirişleri ASLA... Bu tadilata "inşaat mühendisleri" onay vermez... Anayasa değişiklikleri de buna benzer. Anayasanın da değişmez kolon ve kirişleri vardır. Şimdi çıkıp, ben yüzde bilmem kaç oy aldım, anayasa üzerinde dilediğim değişikliği yaparım derseniz, yargı karşınıza çıkar ve "anayasanın kolon ve kirişlerini yıktırmaz."
AKP iktidara geldiği günden bu yana, seçimlerde halka sunduğu parti programındaki pek çok önemli maddelere daha elini bile sürmemişken, ne programında yer alan, ne de "Türkiye'nin gündeminde gerekli olan" türbanın üniversiteye girmesi gibi çok lüzumsuz bir uygulamayı, Anayasa değişikliği bağlamında gündeme getirmesini ben "bir şeye" çomak sokmak olarak değerlendiriyorum. Bu "bir şeye çomak sokmanın" diğer bir ifade şekli ise; ileriye dönük olarak "milletin ve bazı anayasal organların tepkisini ölçmek" olarak da değerlendirilebilir.
Yargı; bu ülkenin ve Cumhuriyetin temel değerlerini, halk adına gözetmek ve kollamakla görevlidir. Konuşmaya da, müdahale etmeye de hakkı vardır. Herkes hakkını, hukukunu ve "görevini" iyi bilirse, sorunlar tek tek ortadan kalkacaktır.


Cıvıklık

Bu ülkenin dini İslam, kitabı da Kur'an, dili Türkçe... İncil Almanyada Almanca, İtalyada İtalyanca, İspanyada İspanyolca, İngilterede İngilizce... Peki Kur'an...? Türkiyede Arapça... İnsan okuduğunu anlarsa aydınlanır. İnsan okuduğunu anlarsa bilgilenir. Bir Alman dinini tanıyor ve uyguluyor, çünki İncili Almanca okuyor. Bir Fransız dinini tanıyor ve uyguluyor, çünki İncili Fransızca okuyor. Peki bir Türk dinini ne kadar tanıyor? 'Hiç...' Çünki Kur'anı bilmediği bir dilde, yani Arapça okuyor. Dinini anlayıp öğrenemediği içinde, karşısına hacı, hoca, molla, ermiş vesaire sıfatlarla çıkan herkese cehaleti gereği inanmak zorunda kalıyor. Bunu da geçin, Türkiye Cumhuriyetinin Diyanet işleri başkanlığına bağlı bir caminin imamı, bir Cuma vaazında, cami hoparlöründen; "Ey kadınlar, saçınız açık gezmeyiniz. Erkekler tarafından görülecek her tel saçınız kabirde yılan olup boynunuza dolanacak" diye avaz avaz bağarabiliyor. Herkes kıçından bişey uydurup bunu din diye halka sunuyor ve cahil halkta bunu malesef yiyor. 13 yaşında çocuğu 'nikahına almak' isteyenler... 3-4 tane kadınla 'imam nikahı' uydurmasıyla fuhuş yapanlar bu ülkede dine sığınıyorlar. Açın okuyun bakalım Kur'anı; 13 yaşında çocuğu nikahına alabilirsin, yada 3-4 tane kadınla fuhuş yapabilirsin diye nerede yazıyor? Bu ülkenin halkı Yaşar Nuri Öztürk gibi din aydınlarına kulak tıkayıp, cübbeli Ahmet, mübbeli Mehmet gibi sapıkları dinlediği sürece değil 50 yıl sonra, 100 yıl sonra bile bir adım ileriye gidemez. Gelişmekte olan ülkeler Atatürkü örnek alırken, biz Atatürk düşmanlığı yapacak kadar 'nankör' bir millet olduysak; BİZDEN BİR BOK OLMAZ...

Buyurun Cenaze Namazına

Televizyon dünyada insan kültürünü geliştirmek, eğitmek ve insanları bilgilendirmek için kullanılan en kolay ve en etkili eğitim araçlarından biridir. Fakat, nasıl ki ilk okul öğrencileri için hazırlanan bir müfredat kitabı ile, lise öğrencileri için hazırlanan bir müfredat kitabı gerek içerik, gerek konu ve gerekse anlatım tarzı bakımından farklı ise; televizyon programlarını hazırlarken de hitabedilecek toplumun kültür ve bilgi seviyesine göre yöntem kullanılmasına titizlik gösterilmesi gerekir. Örneğin kültür seviyesi gelişmiş, kişilik yapılandırılması oluşmuş toplumlarda bir konuyu açarsınız, gerek akademik ve bilimsel görüşleri, gerekse halkın bu konudaki görüşlerini objektif biriçimde verirsiniz, izleyici bu bilgi ve görüşler ışığında kendi değerlendirmesini yapar. Fakat kültür seviyesi henüz gelişmemiş, kişilik yapılandırılması oluşmamış toplumlarda bu yöntemi uygularsanız, toplumu kaosa sürüklersiniz. Çünki toplum ele alınan konunun objektif ve tarafsız değerlendirmesini yapacağına, kendi görüşünün savunulduğunu düşünüp, aksi görüşteki insanlara karşı cephe alabilir. Böyle toplumlarda bir konuyu münazara yada tartışmaya açarken, yine akademik ve bilimsel görüşleri, halkın genel görüşünü verirsiniz, fakat finalde doğru olanı, yada olması gerekeni üzerine basa basa vurgulamanız gerekir.
1970 li yıllarda Türk sineması, genelde mutlu sonla biterdi. Fakir kızla zengin çocuk bir şekilde tanışır, aile ve toplum baskılarına rağmen evlenirler, ve her şey yoluna girer, film mutlu bir sonla biterdi. Fakat daha sonraları öyle yada böyle bir sonuca bağlanmayan, filmin sonucunu seyircinin yorumuna bırakan, düşündürücü ve yorumlatıcı avrupa ve amerikan sineması ortaya çıktı. Bizim seyircimiz bu tip filmleri pek tutmadı ve bu tip filmlere "film bitmiyor" yorumunu yaptı. Çünki, bizim toplumumuz henüz genel kültürünü geliştiremediği, kişilik yapılandırmasını oluşturamadığı için objektif yorum yapamıyor, karşı taraftan bir yorum ve yönlendirme bekliyordu. Günümüzde durum birazcık farklıysa da, toplumun çok ama çok büyük bir kesimi hala 1970 zihniyetinde. Toplum bir yana, topluma yön verecek, yol gösterecek entelektüel kesimde de malesef bu zihniyet yer bulabiliyor.
Dün, tv de Esra Ceyhan!ın programını seyrettim. Konu dini içerikliydi. Camilerde kadınlarla erkekler aynı saflarda namaz kılmalı mı kılmamalı mı? Konu bu. Programa katılan iki çağdaş ilahiyatçı şunu savunuyordu; "İslamın çıktığı yer ve merkezi, hac ibadetinin gerçekleştiği mekan Mekke'dir. Kutsal mekanda hac ibadeti yerine getirilirken kadın erkek ayırımı varmı, hayır yok. Yani Allah huzurunda kadın yada erkek yok, "kul" var ve doğrusu işte budur. Öyleyse camilerde ve cenaze namazlarında bu kadın erkek ayırımı nereden kaynaklanıyor? Kadını sadece cinsel bir öğe olarak görüp, kendi iradesine hakim olamama korkusu taşıyan basiretsiz insanların safsatasıdır bu..." Bence yerden göğe kadar haklılar. Sonra programa telefonla katılmalar başladı. Ve ne acıdır ki; konu aslında kadınların onur ve şerefini savunmaya yönelikken, görüşe karşı çıkanlar genelde kadınlardı. İşte toplumumuzda kadının içler acısı hali bu. Kemal Sunal'ın komedi filmini hatırlarsınız. Erkek evde eşini dövmektedir. Apartman sakinleri yöneticiye gidip, buna müdahale etmesini isterler. Yönetici de kapıyı çalıp müdahale etmek ister, ama ilk tepki kadından gelir; "kocam değilmi hem döver, hem sever..." Bunlara basit bir mizah gözüyle bakmayınız lütfen, toplumumuzda malesef kişiliğini kazanamamış böyle milyonlarca kadın var.
Programa telefonla katılan bir "kadın" izleyicinin sözlerini size aktarmak istiyorum. Dikkat ediniz, bunları söyleyen bir erkek değil; "bir kadın..."
- "Kadınlarla erkeklerin camide birlikte namaz kılmalarına karşıyım. Çünki insanın içine şeytan girer. Mesela ben evde bir iş yaparken namaz vakti geldiğinde şeytan bana diyorki, şu işi de yap namazını ondan sonra kılarsın. İşte şeytan bana namaz vaktini geçirtip, benim namaz kılmamı engellemeye çalışıyor. Camide pek çok erkekle beraber namaz kılarken şeytan benim aklıma girip kim bilir bana neler yaptırmaya çalışır..." Bu konuşmayı benim gibi ibretle ve hayretle dinleyen programın psikiyatsist konuğu hemen söz alıp şu açıklamayı yaptı;
- "Bu bayanın kuşkularının şeytanla falan alakası yoktur. Bu bayanın psikolojik rahatsızlığı mevcuttur. Bu bayan tıp dilinde Obsesif kompulsif denilen paranoyak bir rahatsızlığa sahiptir. Malesefki toplumumuzun üçte biri bu rahatsızlıktan muzdariptir."
Ve sonra devreye programda misafir olan ve pek çoğumuzun şiir okumasıyla tanıdığı İbrahim Sadri giriyor. Yazımın başlarında sözünü ettiğim topluma örnek ve önayak olması gereken "popüler" kişilerden saydığımız İbrahim Sadri... Ve genelde savunduğu fikir şu; "Kadınlarla erkeklerin birlikte ibadet etmelerini tasvip etmiyorum."
Buyurun cenaze namazına...

Saddam Hüseyin / George Bush / Amerika ve Batı

İngiliz The İndependent gazetesinin tanınmış yazarı Robert Fisk, “Saddam’ın işlediği en büyük savaş suçu olan 1980 İran işgalini kim cesaretlendirdi? İran ve Kürtlere sıktığı kimyasal silahların bileşenlerini ona kim sattı” sorusunu sorduğu yorumunda “Amerika tarafından yaratılan ve yok edilen diktatör” başlığını kullandı.
Evet, yukarıdaki yorum ve teşhis, tüm dünya liderlerinin ders alması gereken bir söz. Liderlik ve yöneticilik önemli bir meziyettir. Argoda "gaza gelmek" diye bir deyim vardır. Devlet liderleri bu deyime çok dikkat etmeli, inisiyatiflerini mantıklı ve sadece kendi ülkelerinin refah ve huzuru için kullanmasını iyi bilmelidirler.
Yine liderlerin feyz almaları gereken çok güzel bir atasözümüz vardır; "Az tamah çok zarar getirir." Sadddam eğer bu Atasözümüzü bilmiş olsaydı, şu anda ülkesinin başında olurdu.
Daha önceye, İran Şahı Rıza Pehlevi'ye değinmek istiyorum. O belki böyle bir infazdan başını kurtardı, ama o da iyi bir lider, iyi bir yönetici olamamanın cezasını çekti. İşin üzücü yanı kendi şahsi hatalarıyla aile çevrelerini de perişan etmeleri...
Her iki ülke de dünyanın en popüler gelir kaynağı petrole sahip. Benim mantığıma göre, şu anda dünyanın en refah ülkeleri olması gereken İran ve Irak halkı, sefaleti yaşıyorsa, bu onların liderlerinin "liderlik vasfı" taşımamasından kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak lider vasfı taşıyan kişiler "akıllı" olmalıdırlar. Tamahkar olmamalıdırlar ve en önemlisi "gaza gelmemelidirler".

Yasalar ve caydırıcılık etkileri

Bir devletin ceza hukukunda yer alan herhangi bir yasanın, toplum nezdinde bir caydırıcılığı, yasal bir saygınlığı yok ise, o yasa sadece kağıt üzerinde kalmaktan öte bir işe yaramaz. Bu da demek oluyorki, bir yasanın olması yada olmaması değil, topluma karşı caydırıcılık etkisinin olması yada olmaması önemlidir.
Son zamanlarda ülkemizde işlenen suçların türlerini incelediğimizde, suç türlerinin caydırıcılığı ve etkinliği olmayan yasaların kapsadığı suçlar üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz. Bunlar da; kapkaç olayları, sokak tecavüzleri ve töre cinayetleri.
Bu günlerde piyasada satılan bir kremin reklamı şöyle yapılıyor. Bu krem, hasar gören kabuğunu birkaç dakikada onaran salyangozun salgılarından üretilmiştir. Bir salyangoz bile hasar gören kabuğunu birkaç dakikada onarabiliyorda, bizim devletimiz yetersiz kalan yasalarını yıllardır niye onaramıyor, akıl sır erecek şey değil. Kanun yapıcılarımız, yasal yetersizlikten serbest kalan suçluların, aynı suçu tekrar tekrar işlediklerini göre göre niye bu kadar duyarsız ve gamsızdır anlamak gerçekten güç.
Bir süre önce, doğu yöremizde töresel olaylardan dolayı ailesinden kaçıp, Türkiye Cumhuriyeti Savcısına sığınan bir genç kızımızın, savcı tarafından tekrar ailesine teslim edildiği ve bu genç kızımızın daha sonra ailesi tarafından töre cinayetiyle katledildiğini okumuştum. Bence bir devlet, halkı karşısında bu kadar "aciz ve çaresiz" olmamalı. Devletin halkı karşısında bir saygınlığı, bir ağırlığı olmalı. Kim ne derse desin, ama bence bu olay en üst kademesinden en alt kademesine kadar devlette görev alan herkesin onurunu, gururunu ve vicdanını incitmiş olması gereken bir olaydır. Halkı Devletinin emanetine hıyanet ediyorsa, o devletin kendine bir çeki düzen vermesi zamanı gelmiş demektir.
Tabiki herşeyin başı eğitim, sorumluluk ve mesuliyet duyguları. Ama Devletin saygınlığı, yasaların caydırıcılığı yoksa, eğitimden, sorumluluktan, mesuliyetten medet ummak saflık olur...

Dinde mantık ve ahlak

Son günlerde üzerinde konuşulan İran'daki geçici nikahlar ile gündeme gelen "Din, mantık ve insanca yaşam" konuları üzerinde söz etmek istiyorum. İnançlarımız gereği Tanrı bir ve Tanrının yapamıyacağı gücünün yetmiyeceği hiç bir şey yok. Aynı zamanda da kutsal kitabımız Kuran'da da belirtildiği üzere Tanrı ile kul arasına girmeye Peygamber dahil hiç kimse yetkili değil.
Şimdi bu belirttiklerimizden sonra, bugün Türkiye'de pekçok kişinin hayanlık duyduğu ve hatta Türkiye'de de uygulanmasını arzuladığı şu İran İslam rejimi uygulamalarına değinmek istiyorum. Efendim onların "dini inançlarına" göre bir erkek "parasını ödediği" taktirde, herhangi bir kadına "belirli bir süreliğine" nikah kıyabilirmiş. Şimdi burada benim anlıyamadığım şu; "Dini inançların kurallarını Tanrı mı koyuyor, yoksa her toplum, kafasına göre kendine dini inanç kuralı mı tesbit ediyor?" Ben Tanrının böyle iğrenç bir olaya onay vereceğine inanamıyorum.
Bu konuda bir televizyon programında görüşlerini açıklayan ve "aydın bir kişi" olduğunu sandığım Sayın Zekeriya Beyaz bile, "bu onların mezhebine göre doğrudur" dedi. Bir baba, bir oğluna sen tatile çıkabilirsin deyip, diğer oğluna da hayır sen tatile çıkamazsın diyorsa, sizce bu adil ve güvenilir bir babamıdır. Yani Tanrı çıkıp toplumun bir kesimine siz geçici nikah yapıp dilediğiniz kadar kadınla birlikte olabilirsiniz diyecek, diğer bir kesimine de siz sadece sadece bir kadınla nikah yapabilirsiniz diyecek. Tanrı böyle bir saçmalık yapmaz. Bu olsa olsa İran'daki uyanıkların kendi çıkarları için uydurduğu bir safsatadır ve ne mantıken, ne vicdanen nede dinen bunun doğruluğu asla tasvip edilemez. Sayın hocanın doğruladığı bir ifadei daha var. Deniyor ki; İran daki mollaların çekmecelerinde kadın resimleri içeren albümler vardır. Dileyen erkek gider bu albümden birini beğenir, "parasını öder" ve o kadınla geçici nikah kıyabilir. İyi de bunun Beyoğlundaki kadın ticareti yapan p. lerin işinden farkı ne? E İranda yapılırsa mezhep inancı gereği doğru, ama İstanbulda yapılırsa ahlak ve hukuk gereği suç. Böyle ahlaksızca bir mantık olamaz.
Suudi Arabistan'daki şeriat yönetimin mantığınında da İran'dan aşağı kalır yanı yok. Bu iki devletin icraat biçiminin ve içerdiği mantığın yansımalarını zaten Güneydoğu Anadolu da görüyoruz. Kadını bir karınca kadar basit ve değersiz gören kafalar, töre gereği deyip bir babanın gözünü kırpmadan öz evladını öldürmesi bu mantığın en güzel göstergesi.
İşte Atatürk farkını hala burada bile göremiyen gözler ve beyinler varsa, ben onlara sadece "yuh" derim.